SAHİH-İ MÜSLİM

     Konular Numaralar  

 

 

2188 nolu Hadis’in İzahı:

 

Bu hadîsin Ebû Hureyre rivayetini Buhârî «Kitâbü't-Tıb» ile «Kitâbü'l-Libâs»'da; Ebû Dâvud «Kitâbü't-Tıb»'da tahrîc etmişlerdir. Bu babda hastaya okumanın caiz olduğu hatta bizzat Cibrîl (Aleyhisselâm)'m Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e okuduğu rivayet olunuyor. Başka bir hadîste ise Cennet'e hesapsız sualsiz gireceklerin rukye yapmadıkları ve yaptırmak da istemedikleri bildiriliyor.  Rukye; hastaya âyet, hadîs ve ezkardan birşeyler okumaktır. Şu halde bu hadîsler arasında birbirlerine muhalefet var gibi görünürse de hakikatta böyle birşey yoktur. Çünkü rukye yapmayanların, yaptırmayanların methedilmesi küffârın yaptıkları rukye hakkındadır. Evet, küffârın Arapçadan başka bir dille, mânâsı meçhul birşeyler okuyarak yaptıkları rukye ve efsun çirkin bir şeydir. Bunun küfre yaklaştırmak, hattâ küfre vardırmak tehlikesi melhuzdur. En azından mekruh bir şeydir. Fakat Kur'ân âyetleriyle malûm bir takım ezkârı okumak yasak edilmesi şöyle dursun, sünnettir.

 

Ulemâdan bazıları iki hadisin arasını bulmak için şunu söylemişlerdir: Rukye yaptırmak istemeyenlerin methedilmesi, onun efdal olduğunu göstermek ve tevekkülü bildirmek içindir. Rukyeyi yapan ve yapılmasına izin veren Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunun caiz olduğunu bildirmek için yapmıştır. Fakat yapılmaması efdaldir. İbni Abdil-Berr buna kaildir. Aynı kavli başkalarından da rivayet etmiştir. Fakat Mevevi yukardaki birinci kavlin muhtar olduğunu söylemiş ve: «Ulemâ âyetlerle, zikirlerle rukye yapmanın caiz olduğuna icma bulunduğunu nakletmişlerdir.»  demiştir.

 

Mâzirî diyor ki: Allah'ın kitabıyla yahut Allah'ın zikri ile yapıldığı vakit bütün rukyeler caizdir. Ecnebî bir dille yahut mânâsı bilinmeyen bir şeyle yapılırsa yasak edilmiştir. Çünkü bunda küfür olabilir. Ehl-i kitabın yaptığı rukyeler hakkında ihtilâf olunmuştur. Ebû Bekr Sıddik (Radiyalluhu anh) bunu caiz görmüş. İmam-ı Mâlik ise değiştirmişlerdir  korkusuyla mekruh olduğunu söylemiştir.»

 

Gerçi bir rivayette ashâb-ı kiramın: Yâ Resûlallah Sen rükye yapmaktan nehiy buyurdun, dedikleri bildirilmektedir. Fakat ulemâ buna muhtelif cevaplar vermişlerdir. Şöyle ki :

 

1- İslâmın ilk zamanlarında rukye yapmak yasak edilmişti. Sonra o hüküm neshedilerek yapılmasına izin verildi. Onu bizzat Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yaptı ve şeriat böylece karar kıldı.

 

2- Yukarda işaret olunduğu vecihle men edilen rukye mâhiyeti meçhul olandır.

 

3- Rukyenin nehyedilmesi onun bizzat te'sirini itikad edenler hakkındadır. Nitekim câhiliyyet devrinde Arapların itikadı bu idi.

 

Bir hadîste de nazar ile hummadan gayri hastalıklarda rukye yoktur, buyurulmuşsa da, ulemânın beyânına göre bu hadîsten murâd, başka şeylerde rukye yapılmaz, demek değildir. Hadîsin mânâsı: Rukye yapmaya en lâyık dert nazar değmesiyle hummadır, demektir. Çünkü bunlarda zarar başka hastalıklardan daha şiddetlidir.

 

Sağlam bir kimsenin etrafını saran kötülüklerden korkarak kendine rukye yaptırması (yâni okutması) ekser ulemâya göre caizdir. Delilleri bunun caiz olduğunu bildiren hadîslerle Buhârî'deki Hz. Âişe hadîsidir. Mezkûr hadîste Âişe (Radiyallahu anha)

 

«Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yatağına uzandığı vakit avucuna tükürür, İhlâs ile Muavvizeteyn sûrelerini okur, sonra onu yüzüne ve elinin erebildiği yerlere kadar vücuduna sürerdi.» demektedir.

 

Hz. Cibrîl'in bizzat Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in üzerine okuması Allah'ın isimleri ile rukye yapmanın caiz olduğuna sarahaten delildir.

 

«Nazar haktır. Eğer kaderden önce bir şey bulunsa idi, ondan önce nazar bulunurdu...»

cümlesi hakkında İmam Ebû Abdillah Mazirî şunları söylemiştir: «Cumhur ulemâ bu hadîsin zahiri ile amel ederek nazar değmesinin hak olduğunu söylemişlerdir. Onu bid'at taifelerinden bâzıları inkâr etmiştir. Bunların kavillerinin fasit olduğuna delil şudur: Haddi zâtında bir hakikata muhalif olmayan ve bir hakikati değiştirmeye, delili ifsada vardırmayan her mânâyı akıl tecviz eder. Böyle bir şeyin vukuunu şeriat haber verdiği vakit itikad edilmesi vâcib olur. Yalanlaması caiz değildir. Bid'at taifelerinin bunu yalanlaması ile haber verilen âhiret umurunu yalanlamaları arasında bir fark var mıdır?»

 

Mâzirî bundan sonra nazara inanan bazı tabiatçıların itikadlarına temas etmiş; onlara göre nazar değen kimsenin gözünden zehirli bir kuvvet çıkrak, isabet ettiği şahsı helak yahut ifsâd ettiğini, bundan korunmanın mümkün olmadığını, nitekim yılanla akrebin zehirlerine de karşı durulamıyarak soktukları kimseyi öldürdüklerini söylemiş, sonra cevabını vermiştir. Mâzirî'nin cevabı şudur: Biz bunu teslim edemeyiz. Çünkü kelâm kitaplarımız da beyân ettiki, Allah'dan başka faili muhtar yoktur. Hiç bir şeyin tabiatı kendiliğinden başka bir şeye tesir etmez. Tesir mutlaka Allah'ın yaratması ile olur. Zehir içince insan ölürse Allah o anda ölümünü halkettiği için ölür. Ehl-i Sünnet'in mezhebine göre nazar değmesi de öyledir. Yâni nazarı değen şahıs, bir şeye baktığı anda Allah Teâlâ o şeyde zarar halkeder.

 

Meselenin fıkhî cihetine gelince şeriat, nazarı değen kimsenin abdest almasını emretmiştir. Bu abdestin sıfatı, ulemâya göre şöyledir : Bir kabın içine su doldurulur, kab yere konmaz, ondan bir avuç alarak mazmaza yapar ve suyu yine kabın içine püskürür. Sonra aynı sudan alarak yüzünü yıkar. Sonra sol eliyle su alarak sağ elini yıkar. Sonra sağ eliyle alarak sol dirseğini yıkar. Dirseklerle, topuklarının arasını yıkamaz. Sonra yine bu şekilde sağ ayağını, sonra sol ayağını yıkar, bunlar hep kabın içinde yıkanır. Sonra gömleğinin iç tarafını sağ böğrüne doğru yıkar. Böylece abdesti bitirir ve suyu arkasından başına döker.

 

Nevevî diyor ki: «Bu mânâyı tahlil etmek ve hakikatini anlamak mümkün değildir. Bizce bilinen şeylerin hepsinin sırlarına ermek aklın kuvveti dâhilinde değildir. Binâenaleyh akıl mânâsını kavramıyor diye bu reddedilemez.»

 

Ulemâ, nazarı değen kimsenin abdest almaya mecbur edilip edilmiyeceği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Maziri'nin mezhebi budur.

 

Nazar abdestinin sıfatı hakkında başka rivayetler de vardır.

 

Bazı ulemâya göre bir kimsenin nazarı değdiği anlaşılırsa ondan korunmak icab eder. O yerin âmiri böyle bir şahsı halk arasına karışmaktan men ederek, evine kapanmasını temin tetmeli, fakirse yetecek kadar rızkını vermeli, halkı onun zararından korumalıdır. Çünkü bunun zararı müslümanlara eziyet veriyor diye Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in mescide girmesini yasak ettiği sarmısak, soğan yiyenin zararından daha çoktur.

 

Hadîs-i şerîf, kaderi de ispat etmektedir. Kaza ve kader naklî delillerle ve Ehl-i Sünnetin icmâı ile sabit ve haktır. Mesele îman bahsinde geçmişti. Kısaca tekrarı şudur. Bütün var olan şeyler Allah'ın takdirine göre meydana gelir. Nazar dokunması vesâir hayır, şer neler varsa hepsi Allah'ın ilmi ve kaderiyle meydana gelir. Bu rivayetler nazar meselesinin aslı olduğuna da delildirler.